Skip to main content

Posts

Les Choristes

  Les choristes, diğer bir adıyla Koro, 2004 yılı Fransız yapımı bir filmdir. Kötü yönetilen bir okulda yatılı kalan öğrenciler ve onların öğrenci mümessili Clement Mathieu’nin oluşturduğu bir koroyu konu alır. Müzikle ilgisi olan-olmayan herkese 130 dakikalık bir keyif yaşatacak türden bir eserdir.   Ünlü bir film olup olmadığını veya ödül alıp almadığını bilmiyorum. Açıkçası hiç araştırmadım. Çok da mühim değil bence. Ama beni çok etkileyen bir film olduğu kesin. B ugün beşinci kez izledim. Asla bıkmam dediğim filmlerin başında yer alıyor. Her izleyişimde beni geçmişe götürüyor. Eski zamanları hatırlayıp duygulandığım sahneler oluyor.   Eski zamanlar derken, ortaokuldayken okulun korosunda olduğum günleri kastediyorum. Belki 3 yıl gibi kısa bir zaman dilimiydi müzikle olan uğraşım, ama çok güzel zamanlar olduğunu söyleyebilirim.   Herhangi bir müzik eğitimi almamış olmama ve bir müzik aleti çalamıyor olmama rağmen, müzik benim içi...

Kağıt Para

*okuyucuya not: iki aya yakın bir süredir yazı yazmıyordum. bu yazım, deneme türünde değil hikaye türündedir.   Garsona doğru eliyle “bir kahve daha getirir misiniz” diye işaret yaptı. Gittiği her yere en az yarım saat erken gittiği için böyle hep beklemek zorunda kalıyordu. Fazla dakik oluşu yüzünden arkadaşları gelmeden en az iki fincan kahve içmiş oluyordu her defasında. Garson kahve fincanını masaya bırakırken yanında yiyecek bir şey isteyip istemediğini sordu. Kafasını iki yana salladı ve garson masadan ayrılırken o derinlere daldı.     Son yıllarda yaşadıklarını düşündü. Eskiden hayat dolu ve çok mutlu bir insanken şu son birkaç yıl niçin yaşadığını düşünüp durur olmuştu. Hayatı artık ona o kadar manasız geliyordu ki! İnsanlar çok bencildi. Onlardan bıkmıştı. Yaşanılan her şey anlamını kaybetmiş gibiydi. Eskiden zevk alarak yaptığı pek çok şey şimdi sadece tamamlanması zorunlu birer ritüele dönüşmüştü. Arkadaşlarını eskisi gibi arayıp sormaz olmuştu. O...

Başarıya Haset Etmek

  Siz başarı merdivenlerini bir bir tırmandıkça sizi kıskanan, çekemeyen ve sizinle arasına mesafe koyan insanlar mutlaka olacaktır. Bundan daha doğal bir şey yoktur. İnsan her zaman kendisinde olmayanı ister ve buna sahip olanları gördükçe de içinde ona sahip olma arzusu doğar. Bunu başaramayınca da içten içe o kişiye haset eder, hatta belki yolunu bile değiştirebilir onu görünce.   İmrenmek başkadır, kıskanmak başka. Bir arkadaşımızın başarısına imrenebiliriz. Bu da doğaldır. Ama eğer imrenmenin sonucu "niye ben değil de o?" na gidiyorsa bu imrenmekten çıkmış, kıskanmaya doğru yol almış demektir.   Arkadaşlar birbirinin başarısına üzülmezler, kıskanmazlar. Aksine sevinilecek bir durumdur bu. Arkadaşının başarısına kendi başarısıymış gibi sevinen insan, iyi arkadaştır. Çünkü arkadaş olmak bunu gerektirir; başarıyı paylaşmayı.   Ne var ki, bu son dediğim, günümüzde artık pek zorlaşmıştır. İnsanlar arkadaşlarının başarısına üzülürler, evet. Ama onların ba...

Hiç Kimse Göründüğü Gibi Değil

  Hiç kimse göründüğü gibi değildir. Aslında hepimiz bir nevi hayatın bizi takmaya mecbur bıraktığı maskeleri takıyoruz. Dışarıdan göründüğümüz biz ile aslolan biz arasında ne de büyük farklar var. Hatta belki de uçurum denebilir buna.     Kimse mükemmel değildir, evet. Kimse kusursuz da değildir. Hatta bunun da ötesinde, aslında kimse dışarıdan göründüğü kadar iyi ve mutlu da değil! Herkes öyle dertler taşıyor ki yüreğinde; kimsenin bilmediği, kimsenin görmediği. Kazara duyuverince bu dertleri, şaşakalıyorsunuz. Bir yandan karşınızdakine üzülürken, bir yandan da içinizden ‘’çok şükür’’ demekten kendinizi alamıyorsunuz. Hayat bazılarımız için ne kadar da zor böyle!   Evet, herkesin sınavı farklı ve kendine göre belki de. Ama yine de, herkesin aslında şükredebileceği pek çok yönü olan harika bir hayatı var. Hayat öylesine kör etmiş ki gözümüzü, bunu çoğu zaman göremiyoruz bile. Hayatın koşuşturmacasına kaptırmışız kendimizi ve ‘ne oluyor böyle’ diye etrafa b...

Özen

  Yapılan işlerin gelişigüzel değil de belli bir itina ile yapılması demektir özen. Hayatın her alanında karşımıza çıkar.     İnsan niye özen gösterir? Karşısındaki insanlar bu özeni hak ettikleri için mi? Kesinlikle hayır! Bir insanın yaptığı işe özen göstermesi tamamen kendi kalitesiyle alakalı bir durumdur. İnsan başkaları beğensin diye değil, kendisine olan saygısından dolayı özenli olmaya dikkat eder ya da etmez. Bir işin yapılıp yapılmaması kadar, nasıl yapıldığı da çok önemlidir. Her gün sayısız olay yaşıyoruz ve pek çok kişiyle iletişim halindeyiz. Peki yaptığımız işlerin, konuştuğumuz kişilerin kaçında bu özen yükümlülüğünü yerine getiriyoruz?       Dedim ya, özen hayatın her alanında. Karşınızdaki kişi size bir şeyler anlatırken, kendi konuşacağınız şeyi tasarlamak yerine onu dinlemektir, özen. Her gün yapılan yemeğin, biraz daha itina ile hazırlanıp yenmesidir özen. En ufak şeyden tutun da, en büyük olaylara kadar, özenli davranmak o kad...

Bağlanmak

  İnsanlar vardır. Hayatınıza girerler. Alt üst ederler hayatınızı. Çıktıkları için çok sevinirsiniz hayatınızdan. Bazı insanlar da vardır ki, hayatınıza iyi ki girmişlerdir. Öylesine iyi dost olmuşlardır ki size, onsuz bir anınızı bile hayal edemezsiniz.   Onun hayatınızdan çıktığını hayal etmek, hayal ufkunuzun sınırlarını zorlamak demektir. Bir süre sonra öyle alışırsınız ki birbirinize, onun hayatınızdan çıkması, kırk yıllık alışkanlığınızın değişmesinden daha güç gelir.   İnsanlar vardır. Size yakınken bile uzak hissettiğiniz, size uzak olmasına rağmen yanı başınızda hissettiğiniz. ‘’Kimi zaman yakınımdaki uzağım, uzağımdaki yakınımdır hayatta.’’ diyor Mustafa Ulusoy.   Peki, bu mudur hayat? Her gidene böylesine hüzünlenmek midir yaşamak? Sürekli sevdalar-vedalar arasında kalmaya gerek var mıdır?   Sahiplik duygusu sarmış dört bir yanımızı. Kendimize sahibiz, ailemize sahibiz, eşyalarımıza sahibiz, dostlarımıza sahibiz. Her şeye sahibiz ve bir t...

Adliyede Bir Gün

   Bugün gözümün önünde bir çiftin boşanmasına hükmedildi. Ne garip! Bizim ders diye okuduğumuz şeyler bazı insanların hayatını tamamen değiştirebiliyor.    İnsanlar acılı, adliye koridorlarında. İnsanlar mutsuz. Sahip olduğu sinir hastalığından dolayı elleri ve başı sürekli titreyen adama, birilerine tüfek doğrultma suçu itham edilmesine şahit oldum. Kulakları iyi duymadığı için mübaşirin söylediklerini anlayamayan ve ne yapacağını bilemeyen yaşlı kadına hâkimin bağırdığına şahit oldum. Bize bakan yönüyle belki bir tiyatro gibi izlenen davalar, hâkimlere bakan yönüyle uğraşılması gereken yeni insanlar demekti galiba.    İnsanlar oraya ifade vermek için ne şartlarda ve ne uzaklıktaki yollardan geliyorlar belki, bilemiyoruz. Ama bazı hâkimlerin ifade vermeye gelen insanlara davrandıkları muamele pek hoş değildi doğrusu. Hepsi de öyle değildi tabii. Gelen insanlara çok iyi davranan ve onların işlerini kolaylaştıran hâkimler de vardı. Ancak bazı gözle...

Tik Tak

  Gördüğüm korku dolu rüyanın etkisiyle uyandım. Çalar saatim 6.30 u gösteriyordu- normalde çalmasını istediğim saatten bir saat önceyi.   Bir pazar günü sabahı.  6.30 u gösteren bir saat. Uyuyan insanlar. Uyanmış evren ve ben. Önümde iki seçenek vardı. Ya kurduğum saatin henüz gelmemiş olması bahanesine sığınıp ağırlaşan göz kapaklarımın kapanmasına izin verecek ve uyuyan insanlar kervanına katılacaktım. Ya da tamamen uyanmış olan evrene katılacaktım. Ben ikincisini seçtim.   Kuşlar… Her yerdeler.  Ağaçların üzerinde, binaların çatılarında ve en çok da evlerin balkonlarında. Evlerin balkonlarında olup da yiyecek arayan kuşlar çok dokundu.    "Güvercin kardeş, insanlar size yiyecek veremezler, çünkü henüz uyanmadılar. Öğlene doğru gelmelisiniz. Ha bu arada, çok da ümitli olmayın. Zira balkonları pisleteceksiniz diye size yiyecek vermekten kaçınabilirler."   Bir ses duydum. Guguk-guk. Duymaya ne kadar da alışkın olduğu...

Nereye Gideceğini Bilmiyorsan Hangi Yoldan Gittiğinin Önemi Yok

    Yapacak bir şey bulamamanın verdiği sıkıntı tüm bedenini sarmış, ruhunu sıkmaktaydı. İnsanoğlu neden hiçbir şeyle tatmin olmazdı ki?   Halbuki ne kadar da güzel bir gün geçirmişti. Hem gözle görülür bir sıkıntısı da yoktu. Hatta yapması gereken sıkıcı işler bile yoktu şu anda hayatında. Kelimenin tam anlamıyla 'canı ne isterse' onu yapıyordu. Tüm gün hiçbir şey yapmadan otursa bile olurdu. Ama şu içindeki boşluk duygusu yok mu... Neyle dolduracağını bilemediği o boşluk duygusu yüzünden yaptığı hiçbir şeyden tat alamıyor, hayatı boşuna yaşıyormuş hissi yakasını bir türlü bırakmıyordu.     Bu boşluğu kitaplarla doldurmayı denedi bir süre. Başarılı da oldu en başta. Kitaplar onun ruhunu doyuruyordu. Bedenin gıdası nasıl ekmek ve su ise ruhun gıdası da kitap olmalı diye düşündü. Ama bir süre sonra kitapların da onun dünyasını tam olarak aydınlatmadığını düşündü.   Kitaplarla başka insanların ruh dünyalarına yolculuk yapılırdı. Yazan kişinin hale...

Umut

  Hayat bu kadar çok fırsatlar sunarken sana; yardım etmesi için bu denli çok insan çıkarırken karşına, nasıl da onları görmezden gelip ümitsizliğe kapılabilirsin? Zorluklar bir tek sana değil, bunu anla.   İyi bir yaşam, senden öncekilere altın bir tepside sunulmadığı gibi sana ve senden sonrakilere de sunulmayacak. Herkes şöyle ya da böyle hayatın kıyısından köşesinden tutunmaya çalışıyor- kendi çabasıyla. Evet, tamamen kendi çabasıyla. Önüne fırsatlar çıkarıyor, o olmazsa aklına fikirler getirip fırsatlar yaratmasını sağlıyor Mutlak Varlık. Bu kocaman gücün desteğini görmezden gelebilmek için herhalde umutsuzluk çukurunun dibine kadar batmış olmak lazım. Evrenin sana yardım konusunda fısıltısı öyle kuvvetli ki, duymamak için, önce duymayı istemiyor olmak gerek.  Senin için umutsuzluğa kapılmak ne kadar da kolay! Kısıtlı imkanlara rağmen hayata tutunmayı bırakmayanlara mukabil, karşılaştığın ilk güçlükte kendini koyuvermeye ne de meyillisin böyle! ''Aldığ...

Derdi Sevebilmek

  Kime dokunsam bin ah işitiyorum dedi yazar, kendi kendine. Meğer insanların ne çok dertleri varmış, ilk bakışta görünmeyen ama biraz üsteleyince meydana çıkan.   Dert kavramı insanlık tarihi kadar eski olsa gerek diye düşündü. Ne kadar çok dostum varsa, hepsine bir dert. Hayat mı bu kadar çok dert veriyor omuzlarımıza, yoksa biz mi olur olmaz şeyleri dert diye yüklüyoruz sırtımıza, bilemedim dedi. Ama bildiğim tek şey, her ne kadar insan varsa şu dünyada, ama büyük ama küçük, hepsinin bir derdi var. Kimi o dert ile yaşamayı öğrenmiş ve derdi hayatının merkezi yapmamış; kimiyse tam ortasına oturtmuş derdini hayatının da, uğraşır durur onunla.   Peki bu dertler ne sebeple var, diye düşündü biraz. İmtihan sırrı geldi aklına. Dertlerin insanı olgunlaştırdığı ve hayata daha güçlü tutunmasını sağladığı düşüncesi geldi. Evet, dedi. Dertler birer külfet değil, nimet aslında. Bakmasını bilen için dertler, güçleştirici yönünden çok, olgunlaştırıcı yönünü açar insan...

Herkes Kendi Hayatını Şekillendirir

    Hayatımızın merkezinde başka insanlar olduğu sürece onların üzüntüleri ya da moral bozuklukları, bizim üzüntülerimiz ve moral bozukluklarımız haline gelir. Ama eğer hayatımızın merkezine kendimizi oturtursak bizi sadece kendi dertlerimiz üzer.     Başkasının surat asmasının ya da kaprisinin bizi üzmesine izin vermeyecek kadar güçlü karakterli olmalıyız. Yoksa ona üzül buna üzül derken kendimizin ya da yakınlarımızın olmayan bir sürü dert yüzünden  mutsuz bir hayat sürmeye mahkum ederiz kendimizi.     Etrafımızda her şey iyi gitmeyebilir. Hatta hiçbir şey de iyi gitmeyebilir. Kimse bize mükemmel bir hayat garantisi vermedi sonuçta. Etrafımızı değiştiremeyiz belki. Ama kendimizi değiştirerek etraftan etkilenme katsayımızı sıfıra indirebiliriz.    Başkalarının mutsuz ya da başarısız olması bizim bahanemiz olmamalı. Bu sadece kendimizi kandırmaktır çünkü.    Okuduğum bir kitapta şöyle bir hikaye var...

Aslolan İç Motivasyon

   İnsan her ne kadar çoğu zaman dışarıdan gelen tebriklere, övgülere, olumlu eleştirilere ihtiyaç duysa da, önemli olan iç motivasyondur. Hatta bana göre iç motivasyon, her şeydir.   Çünkü insanlarla bir arada yaşasak da, her an çevremizde birileri bulunsa da bu, o insanların bizi sürekli motive edeceği anlamına gelmiyor. Moralimiz her bozuk olduğunda yanımızda bizi teselli edecek birisini bulamayabiliriz. Bazen kendi kendimizi teselli etmemiz gereken durumlar da olacaktır.     İşte insan, dış motivelere ne kadar az bağımlı yaşarsa, etrafında kendisini motive edecek birisini bulamadığında o kadar az yıkıma uğrar. Kendi kendine de yetebileceğini sürekli kendisine hatırlatan insan, yanında başkaları olmadığı zaman çok büyük boşluk hissetmez.   Tabiî ki arkadaş ve ailenin bizim için ifade ettiği, çok şeydir. Ama her şey değildir, olmamalıdır. İnsanın bir de kendi benliği vardır. Etrafta kimse bulunmasa da o benlik vardır. Tökezleyip yere düştüğ...

Yürekten Kağıda Dökülenler

 Öyle anlar vardır ki konuşmak bir istekten çok ihtiyaç haline gelir. Sıkılmak, bunalmak, daralmak gibi envai çeşit duyguyu doruklarda yaşar insan. Belki de içine ata ata bir çığ haline getirdiği dertleridir onu bu kadar bunaltan. Belki de bu dertlerin bu denli birikmişliğidir konuşmayı zaruri bir ihtiyaç haline getiren.   Tam o sırada etrafınızda dertleşecek insan aradığınızda kimsenin olmadığını fark edersiniz. Ya da belki insanlar vardır ama dertleşmeye değer değillerdir. Sonra ikinci çare olarak telefonunuza sarılırsınız. Birilerini aramak, anlatmak, boşalmak için. O da ne! En kadim dostunuz telefonun öbür ucunda değildir. Ya da başka kötü bir ihtimal, ayın başında telefonunuzda bulunan yüzlerce bedava dakikadan şimdi eser kalmamıştır. İşte o zaman kızarsınız en yakın arkadaşınıza, telefona çıkmadı diye. Veya kendinize kızarsınız, o canım dakikaları başka zamanlarda gereksiz muhabbetlerle harcadığınız için. Ama pes etmezsiniz. Niye? Çünkü içinizde çığ olup kaymaya hazı...

Kahve Deyip Geçme!

  Kahveyi sadece keyif için içmiyorum ben.   Bazen sıkıntım olduğunda teselli bile ediyor beni. Onu içerken tüm dertlerimi unutuyorum. Rahatlıyorum, huzura eriyorum, arınıyorum. Sadece bedenim değil, ruhum da besleniyor. Sadece içimi değil, yüreğimi de ısıtıyor.   Kahveyi ne kadar çok sevdiğimi, ona verdiğim değeri anlatmaya kelimeler yetmez.   O bence kız isteme merasiminde ve bayram ziyaretlerinde ikram edilmekten çok daha fazla anlam taşıyor. Benim için öyle azından.     Kahve serüvenim, annemin bana kahve yapmasını öğretmesiyle başladı. Nasıl yapıldığını öğrenmeden önce yapılışını çok zor sanıyordum.   Ama öğrendiğimde, hiç de öyle olmadığını gördüm. O günden bu güne her gün düzenli olarak içmeye çalışıyorum.     Bu süreçte fincanımın büyüklüğü epey arttı, şeker oranım da azaldı. Değişmeyen tek şey, kahvenin kendisi ve benim ondan aldığım haz.   Herkesin böyle kendisini bulabildiği bir içeceğinin olmas...